yeraltı

Ağustos 24, 2007

hardal tanesi

Kategori: kalender yıldız — rint @ 9:38 am

Yorgun bir kelebeğin ahı değdi kalbime
Ondandır hep eksik yağar yüzüme yağmur
Bir kez kaybeder insan sonrası kayıp değil
Gökkuşağı görmüş köpek kadar yalnızım
Ve kötü bir hafızam var hiç unutmuyor
Ucuz yalanlar söyle aldanmak istiyorum

Çoğalmak büyümek değil ki derviş
Bırak eksik kalsın bir yanım inceltme
İncitmek korkusuyla yeter incindiğim

Bir kadeh gül içtim içim dışım gül yarası
Beyaz bir çingeneydi cep aynamda adı yâr
Beyhude hundur sinem ziyandır aşkın varı

Yokluğun aynasında azalsa da yüzümüz
Sözü çoğaltma en kolayını en sona sakla
Sözden değerli ve ucuz ne var dünyada

Ateşe lâl suya gül kalbime ismi düştü
Bil cinnetimi derviş sebep hardal tanesi
Mahsuru yok şeyhimin kanı helâldir bana

Ağustos 17, 2007

ben ruhi bey nasılım

Kategori: edip cansever — rint @ 9:20 am

i

gördün mü hiç suyun yanmasını tuzda
gördüm ben bu yaşam boyu iniltiyi
büyük bahçelerin küçük içinde
saksılardan birinde
gördüm de
uyurken uyandırılmış gibi
beni bir sardunya büyüttü belki.

o ben ki
bir kadında bir çocuk hayaleti mi
bir çocukta bir kadın hayaleti mi
yalnızca bir hayalet mi yoksa.

ne peki
yere dökülen bir un sessizliği mi
göğe bırakılmış bir balon sessizliği mi
işini bitirmiş bir org tamircisinin
tuşlardan birine dokunacakkenki
dikkati ve tedirginliği mi.

bekler mi beni
her yanı, ama her yanı çocuklar gibi gülümseyen
bir sürü yaz gününün içinde
acaba bekler mi beni
uykularım, o sonsuz uykularım
yanmış bir limonluktaki
- ve limonlar ki her gün bir yaprak ayininde
sesini hiç eksiltmeyen -
ama bilmez miyim ben
bilmez miyim hiç
böyle sığ hayallerle oyalanmak yerine
kısacık bir zaman olmalıydı elimde
turfanda meyva gibi bir zaman
yollar yollar kateden tadı ve ekşiliği
geçerek erguvanların dönemecinden
leylakların dörtyol ağzından
yapıştırıncaya dek beni dudaklarına
acının dudaklarına ve geçmişin
bir yaban gülü yaprağı gibi beni
ama ne gezer.

korkmuyorum artık solmaktan
solmaktan ve solgunluktan
gelmişim nerelerden böyle
kurumuş bir dere yatağı gibi
ya da pek kurumamış da
baygın, hasta ya da cançekişen
çırparaktan yüzgeçlerimi dip sularında
ya da yer tahtaları, muşamba, örtük perdelerin kasvetini
yorgun düşerek taşımaktan
ve ne çıkar ayırmasam kendimi
suların büyük içkilere kavuştuğu koylardan.

koylardan
kapsayan o sevimsiz, o küçük aşkları da
eskiyen turunçlar gibi ilk rengini pek aratmayan
ayırmasam kendimi
diyorum ayırmasam
köhnemiş bir geminin -izine pek rastlanılmayan-
içindeki bir yolcudan da, değerli taşlarla dolu cepleri
cepleri yüreği cepleri
ayırmasam da ben
kim görürdü o yolcuyu, yani kim farkederdi beni
sıradan acılardır çünkü bütün ilgileri toplayan
oysa sıkıntıyı buruşuk bir iç çamaşırı gibi saklayan
bu kımıltısız gövde
görülmemiştir ki hiç görülsün şimdi
görülmediği gibi gündoğumundan havalanan kuşların
ya da bir oda kapısını açtığınız zaman
o müşiş öğle sıcağında
pencerenin önünde örgü ören birinin
- örgü mü, bir çay bardağını başka başka tutan ellerin becerikliliği mi-
görülmediği gibi
ama var mıydı sanki görülmek isteyen
var mıydı bir şeyler bekleyen yüreğimin eskittiklerinden.

ii

ve her şey hızla yetişti sonra
sarı bir günün kahverengi yarınına.

yıkılmış bir ağacın üstünde yıllarca oturdum da
gözleri avına benzeyen bir avcıydım sanki
ağaç da çürümüş zaten
kazımış, oymuş bir yerlerinden gelip geçen onu
ağaç mı, içi yıllarla dolu bir kutu mu
çözmek için mi acaba içlerindeki bir gizi
-gizi mi, bir giz gereksinmesini mi-
yoklamışlar orasından burasından
kim bilir.

ama sessizlikten başka ne bulmuşlar
önemsiz bir iki anıdanbaşka
ya insan kılığında ya da bir dekor taşkınlığında
sorarım ne bulmuşlar
çoktan yeni bir umuda dönüşmüştür onlar da
anılar.

oysa bambaşka şeyler olmalıydı ağaçta
kazılmış, oyulmuş yerlerinde ağacın
buruk mayhoş, daha çok da bir zehir tadındaki
bir şeyler olmalıydı. ve sanki
yıllar var ki saklamışım orda ben

saklamışım anlaşılan
odasında yapayalnız doğuran bir kadının
dışa vurmak istemediği
ya da pek gereksinmediği
o iniltiyi andıran
duyurulmayan her şeyi.

iii

ve her şey dönüştü işte
kahverengi bir çarşambadan
sapsarı bir cumartesiye.

ansızın bir rüzgar çıktı demin
çölde yanıt arayan alaycı bir rüzgar
kolalı bir örtü gibi acıtıyor yüzümü
yakıyor gözkapaklarımı da
toplayıp getiriyor anılarımı bir bir
uzun yolları hiç sevmeyen anılarımı.

(kaç türlü girilirdi anılardan içeri?
1 – işte bir zambağın özsuyunun içilişi gibi
2 – süt emer gibi bir memeden
bütün renklerin ve bütün kokuların bir anda bilinişi
3 – dibini kazıyor alanlar: dünyanın iç çekişi.)

(ansak mı anmasak mı
yeri mi şimdi değil mi
bir tren yolculuğunda ve her yerde
her şeyin ya da hiçbir şeyin hiç mi hiç çekilmezliğini
bir hafta tatilini, bir öğle vaktini, belki bir pazartesiyi
saatler iyi
adamlar gülüyorlarsa iyi, gülmüyorlarsa gene iyi
ve bütün yolcuların dalgın
koparıp koparıp bir şeyler yediklerini
görünüşte kararsız
görünüşte üzgün, endişeli
görsek mi acaba, görmesek mi
açıp da kapalı gözlerini arada
şöyle bir görünümü tek bir solukta
yalandan, inatla içine çekenleri
ya da bir köprüden geçerken, bir tünele girerken
belirtip yüzlerinde çok görmüşlüğün izlerini
bir tilki çevikliğiyle, acele
katarak yolculuğa hiç yoktan bir gizemliliği
bilmem ki, görmesek mi
durunca tren bir istasyonda
dudakları çatlamış, ateşli, hasta bir istasyonda
dünyanın bütün elma satıcılarına bakıp
bakıp da her şeyi ilk defa tanıyormuş gibi
uzanıp pencerelerden sarkık gerdanlarıyla
tutarak parmaklarıyla yalancı
ve ucuzundan bir kolyeyi
acaba görmesek mi
bir treni ve dünyada tren olan her şeyi.

ansak mı anmasak mı acaba
yeri mi şimdi, değil mi
sırasını bekleyen bir kadının, hasta
gereğinden fazla abartılmış yüzünü
besbelli iğrenirdiniz
çevirirdiniz gözlerinizi yer tahtalarına
bir duvar saatine ya da kapıya
telefona bakardınız, tırnaklarını incelerdiniz uzun uzun
kısaca
kaçınmak isterdiniz o yüzden -ama bitmedi-
gördünüz, görüverdiniz bir daha
sıyrılmış acılardan ansızın
sevecen, durgun, sade
o yüzü
belki de, orda, acele
karar verdiniz
bir anneniz olsun isterdiniz böyle
ve belki sarılıp öpmek isterdiniz onu
her neyse…

söylesek, yeniden mi söylesek şimdi de
ben uzun yolları hiç sevmem
doğacak bir çocuk gibi beklemeli anılar
ansızın doğmalı, ansızın ölmeli saniyelerde.)

iv

bırakıp gidiyor anılarımı rüzgar
denize bırakılmış çöpler gibi
yol kenarlarında birikmiş gereksiz eşyalar gibi
geri veriyor ve çekip gidiyor usulca.

bulanık bir havuzun yanında buluyorum kendimi
bakımsız, taşları kırık bir havuzun yanında
içinden koyu yeşil bir çocuğun baktığı
çürümeye yüz tutmuş yaprak renginde
ağlaması yağmurlu bir sundurmaya benzeyen
kırık iskemleleri, çatlamış mermer masasıyla
yağmurlu bir sundurmaya
ve pencerelerde belli belirsiz bir kadın
pencerelerde ve her yanda.

bir çocukta bir kadın hayaleti mi
bir kadında bir çocuk hayaleti mi
yalnızca bir hayalet mi yoksa.

(nerdeyim
kelebeklerden dokunuşlar alan bir yaprak gibi inceyim
para bozduranların az çok bildiği
adres soranların gene bildiği
bir sokakta bir aşağı bir yukarı
saatlerce dolaşanların hemen hemen bildiği
amansız bir güceniğim.)

geri getiriyor bunları rüzgar
geri getiriyor anılması kırmızı bir konağı da
iniltili, hasta bir konağı da
çatısında baykuşların tünediği
birtakım iplerin düğümlendiği tahtaboşlarda
ve bütün konuşmaların tek bir cümlede toplanıp
suskunluğu bir anıt gibi yükselttiği
bir konağı ve konağın olanca görkemini
geri getiriyor rüzgar.

(konaksa yandı çoktan
tertemiz bir asfalt ezip geçti onu
iyi biliyorum tertemiz bir asfalt
ezip geçti onu
kırmızı bir konak mezarı gölgesi bırakarak.)

ve yıllar ve günler ve saatler ayarlandı
caddeler, işhanları kahveler ayarlandı
meyhaneler, genelevler
pasajlar, dar sokaklar, geçitler
soğuk biralar ayarlandı, soğuk her şey
ve bütün ilişkiler
birden yerini aldı.

ve her şey yetişti gene
sarı bir çarşambadan
kahverengi bir cumartesiye.

v

ben ruhi bey, nasıl olan ruhi bey
nasılım
bir yaz ikindisinden çıktım geldim
diyelim bir pazartesiydi, biraz da şöyle geldim
kapıyı iyice kapadım
- kapadım mı, evet, kapadım -
çitlenbik ağacının altından geçtim
frenk üzümlerinden bir iki salkım kopardım
dişlerimle sıyırdım
sardunya renginde ve sardunya tadında idiler
biri fotoğrafımı çekiyorkenki gibi durdum
azıcık gülümsedim
ve dünya bana gülümsedi
çakılların üstünden yürüdüm
yürüdüm ki, bir sese benziyordum sanki
yüzyıllarca önce kırılmış bir kemik sesi
iyice duydum
çıkarken bahçe kapısını açık bıraktım
- çok yüksekti. deniz dibi renginde ve demirdendi. üstünde aslan başı
kabartmalar vardı. iki yanında çok yüksek iki duvar uzar giderdi.
dışardan çam ğaçları görünürdü. bir kırbaç gibi görünürdü. ve
ağaçların üstünde kırbaç kılıflarına benzeyen ve evlatlıkların mavi
pazen giysilerini andıran kalınlaşmış bir gökyüzü dururdu -
on sekiz on beş trenine yetiştim
geniş kadife koltuğa oturdum
puromu yaktım – iki kibrit harcadım -
akşam gazetelerinde pek bir şey yoktu
haydarpaşa’ya kadar bulmaca çözdüm
iskelede saçları çok iyi taranmış bir kız bana baktı
bakışından tedirgin oldum
giyimsizdi, boyasızdı, bakımsızdı
vapurla karaköy’e geçtim
tokatlı’ya uğradım
köprüden aldığım fransız dergilerini karıştırdım
kirazla bir kadeh rakı içtim
çıkarken boy aynasında kendime baktım
oldukça yakışıklıydım
gömleğim temizdi, beyaz ceketim
tertemizdi ve ayakkabılarım
pantolonum ütülü
yelek cebimde ince altın bir zincir
sarı ve ince bıyıklarım
tam ruhi bey bıyığıydı
ve iki parmağın arasında bir çiçek sapı
- zakkum muydu, değil miydi, belki yazpatı -
boynumda menekşe rengi bir papyon
hafifçe sarkık
dudağımda bitti bitecek bir sigara
kenarında dudağımın
dışarı çıktım.
tünele bindim, asmalımescit’teki viyana lokantasına geldim.
avusturyalı karı koca beni karşıladılar
ikisi de eğilerek ben dimdik durdukça onlar bir kez daha eğilerek beni
karşıladılar
benden başka oldukça şişman iki adam daha vardı. beyaz ruslardandılar, gözleri
necef taşı gibi sert ve parlaktı
tezgahta bir leh yahudisi votka içiyordu, yüzündeki ince damarlar fırçayla
çizilmiş gibiydi, bir silinip bir canlanıyorlardı.
soğuk et getirdiler bana, omlet, bira filan getirdiler
üstüne kremalı ahududu getirdiler, likörle kahve getirdiler
çıkarken bolca bahşiş bıraktım.
markiz’e uğradım, dört mevsimden süzülmüş bir konyak içtim
düzeltip arada bir bıyıklarımı
uçları hafifçe ıslak
bir ara pencere camında kendime baktım
baktım ki, ben ruhi bey
nasıl olan ruhi bey
daha nasılım.

oradan galatasaray’a kadar yürüdüm
bir kadının pembe beyaz teni dağılıp uçuşarak
gezindi ortalıkta bir süre
ve durdum
durdum bu güzel yaz ikindisinden çıkıp
bambaşka bir sonbahar sabahını giyinceye kadar nasılım.

vi

nasıl olacaksınız ruhi bey
bugün de erkencisiniz ruhi bey
şarapla bira mı içiyorsunuz ruhi bey
böyle sabah sabah ruhi bey
akşam akşam ruhi bey
akşam sabah ruhi bey
cıgara alır mıydınız ruhi bey
yakalım ruhi bey, yakalım
böyle üşümüyor musunuz ruhi bey
benim de ayakkabılarım su alıyor ruhi bey
ne olur ne olmaz
önümüz kış ruhi bey
ee, daha nasılsınız ruhi bey
- iyiyim, iyiyim.

(gelsem gelsem bir solgunluktan gelirim
kızgın bir sardunyanın üstelik üvey çocuğu
pembe pembe azarlanırım
o ölür ben azarlanırım
kocaman bir konakta uzarım kısalırım
ellerim tırnaklarım
yeni kırpılmış bir koyun derisi gibi pespembe
ve sıcak
gözlerim, gözlerim benim
denizi ilk defa gören bir çocuğun
birdenbire yaşlanması neyse.)

sizinle görüşelim ruhi bey
vaktim yok, vaktim yok
ruhi bey, görüşelim
vaktim yok görüşmeye kimseyle
ruhi bey
kendimle bile, kendimle bile.
(olmaz ki, kimse kimseyi sevemez
ama hiç kimse.)

Ağustos 15, 2007

yaşamak

Kategori: hüseyin avni dede — rint @ 1:20 pm

yaşamak
iyileri ve kötüleri
ikiye bölmemektir
ölüme çare buldum
insanları sevmek hiç ölmemektir.

telaş kimde sorarım

Kategori: hüseyin avni dede — rint @ 1:20 pm

telaş kimde sorarım
sorarım kimde heyecan
merhaba şair dostlarım
merhaba osman ile can

kartınızı aldın-m teşekkür ederim
bildiğiniz gibi parasız pulsuzum ben gene
satırlarınızda kayboldu kederim
açılıverdi yüreğimi sıkıştıran mengene
osman fırçayı aldım elime
sandığı istediğin yere koyarız
şairlik ne kelime…
biz gökyüzünü bile boyarız

mart çatlağı bir gün yaşamak

Kategori: hüseyin avni dede — rint @ 1:20 pm

her zaman yeni bir yenilgi başlıyor
zamanı zamandan alıp
uzaklara götürüyorsunuz bilmeden
bilmeden hüzünlü şarkılar söylüyorsunuz
masanıza tek şekerli iki çay geliyor
bir arkadaşınızla köprüde nargile içiyorsunuz
martılar köprüde nargile içer gibi uçuyorlar
köprü mart çatlağı bir gün yaşarken
bulanık suda avlanan ço oluyor
oysa oltanın ucundan kurtulan balıklar
hepsi birbirinden ayrı sevinçle düşüyor denize
ihtiyar adamlar sizden güzel nargile içiyorlar
iki çay daha söylüyor arkadaşınız
arkasından iki çay daha geliyor
arkadaşınızla şiir yazar gibi nargile içiyorsunuz
mart çatlağı bir gün yaşamak kolay
nasıl olsa içinizde her zaman
ister istemez yeni bir yenilgi başlıyor
zamanı zamandan alıp
zamansız evinize götürüyorsunuz bilmeden
yaşamayı bilmeden/bilmeden yaşamayı
zamanı yaşamayı sınıyorsunuz
odanız o kadar küçük ki
bir sigara içseniz ısınıyorsunuz.

istanbul’da insanlar

Kategori: hüseyin avni dede — rint @ 1:19 pm

İstanbul’da insanlar temiz dolaşıyor
ben onların arasında yapayalnız geziniyorum.
hammal değilim ama
üstümde üç kiloluk hamal ipi
kış günlerinde bile çalışıyorum
ne yağmur, ne kar, ne tipi
artık hepsine alışıyorum
 
İstanbul’da insanlar koku sürünüyor,
Hepsinin pantolonları ütülü, gömlekleri kolalı.
Ben henüz yeni bir şey alamadım,
Şair olalı. (hüseyin avni dede)”

acının coğrafyası

Kategori: turgut uyar — rint @ 1:17 pm

kente kapandık kaldık tutanaklarla belli
sirk izlenimlerinden seçmen kütüklerinden
yüzlerimiz temmuzdan ötürü sallanır ve uzar
ve her köşe bir tuzaktır
birer darağacıdır her meydan saati
öğle vaktini kesinlikle gösteren
oysa hep güçlü dağları görmenin zamanıdır

çığlığım uzun uzun kalır içimde
yani güller giyinmiş bir adam nerde ben nerde
rüzgâr bir dirimi dört yöne bölerken tepelerde
ve gece duruşmasından yeni çıkmışken
sabahın terazisi eksik tartar gölgemi

artık öyle açık ki kuşkuya yer yok
kim gelirse gelsin acıya hep yer vardır
tutanaklarda duvar diplerinde ve bazı yerlerde
örneğin çukurova ve mekong köylerinde
acıdır ağacın gölgesini yapan
bunu herkes bilir

kutsal acı besleyen acı sütünü emiyoruz
yatıyoruz seninle terli döşeklerde
saati seninle kuruyoruz bir çalar saati
sen donatıyorsun kalbimizi
kalbimiz çoğu zaman yeterli ve ürkek
kendi çoğunluğunu kendi üreterek

kente kapandık kaldık iki cadde iki alan bir saat
mutsuzluk acıya varana kadar
artık yeminimiz bir tatar gölgesi gibi
öyle bir gölge ki belki çok dardır
kısa vakitlerinde aceleci akşamın

artık öyle açık ki kuşkuya yer yok
acıya hep yer vardır aramızda
dört cepli yeleğim aynı kolaylıkla taşır her şeyi
bozuk paraları da umutsuzluğu da
aynı kolaylıkla tutmuş gibi olurum
güneşin yedi renk ayasını

biliyor musun güçlü dağları görmenin zamanıdır
şimdi bir bağırsan çok iyi biliyorum
ya da üst üste silah atsan
kent tepinir belki bütün kuşlar uçar
belki değil mutlaka
ama
bir tanesi mutlaka kalır.

göğe bakma durağı

Kategori: turgut uyar — rint @ 1:16 pm

İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım

Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Beni bırak göğe bakalım

Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmiyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım

Ağustos 14, 2007

Kategori: adsız — rint @ 11:08 am

hayalin önümde parlak ay gibi
zulmeti gideren mehtaba benzer
bu alem görünür bir saray gibi
ışık olmayınca zindana benzer
 
bu sesler yabancı sözler yabancı
bakışlar yabancı gözler yabancı
dudaklar gülsede mana yabancı
gördüğüm rüyalar bir zanna benzer
 
dalından koparsa çürüyor yaprak
arıyor cananı düşenler ırak
kalbimde çektiğim sönmez iştiyak
Allahın sevdiği imana benzer
 
güllerin başkadır ateşin başka
aşkınla tutuşan bülbülün başka
şu elin güzeli değmiyor aşka
bir güzel görmedim canana benzer
 
baktıkça yakından güzel yüzüne
daha çok inandım tatlı sözüne
şifasın ruhumun üzüntüsüne
sohbetin her derde dermana benzer
 
ayrılık yakıyor gece ve gündüz
geceden karanlık oluyor gündüz
bu yılda gurbette geçen ömrümüz
çilesi dolmayan devrana benzer
 
hayatım sendedir necatım sende
ebedi yaşatan ilacım sende
herşeyim sendedir ne varsa bende
şu bomboş vücudum virana benzer

kılıç artığı poe-tik-ler

Kategori: hicri izgören — rint @ 11:06 am

I

Masallarımız aynı düşlerimiz bir
Aynı ateşin yaktığı ağıtlardan geliyoruz
Kentin en uzak köşeleri
Hüznün ele verecek seni
Öyle mahzun bakma çocuk
“Devletin ve milletin bekası” zedelenir
 
Orda aşka yardım ve yataklıktan
Sabıkalıdır şiir
 
II

Acı ata yadigârıdır
Bin yıllık bir tarihi var
Beni bana kırdırır
Kehribar bir tespih gibi
Çek çek bitmez
Kimi zaman yaşayıp yaşamamak
Birbirine eşittir
 
Orda zembereksiz bir saat
Kırık bir keman gibidir şiir
 
III

Hüznü bir bohça gibi vurup sırtına
Söyle hangi acısıydın viran evlerin
Kanlı bir mendil kaldı geride
Serin bir su yavru bir kuş gibiydi
Meçhulümüzdür nasıl bir ölüme gelin gittiği
 
O mendilin kokusunda
Kanın dördüncü halidir şiir
 
IV

Maskeler atılmış roller ve replikler
Derin bir uykuya dalmıştır
Bir şarkıda ağlarken
Bir çiçeği sularken
Onlarla konuşur görürsem seni
 
Demektir
Şiir yeni çığlıklara hazırlıyor kendini
 
 
V

Hepsi de yaralı bir cerenin resmidir
Açılırsa bir sayfası unutulmuş defterin
Orda herkes kendi payına düşen
Bir yangınla karşılaşacak
Ve görülecek
Kaç kadın ezilmiş ayak altında
O canavar evlerin
 
De ki
O defterin dipnotlarıdır düşünde düş görür şiir
 
VI

Piyasa şartları nedir
İstatistik yasaları ne söyler bilmem ama
Bir avuntu bulunur her zaman
Peşin fiyatına taksitle
Biraz etik estetik
Biraz kolesterol biraz turnusol
Vazife ulufe biraz felsefe
Bunca havar hiç rayting yapmıyor demek
Vatanperver bir münevver olarak
Sizin bu konuda bakışınız kaç amper
 
Belki de
Turnusolün sudaki rengidir şiir
 
VII

Daha yirmi dört saat
Hayati tehlikesi var diyor doktor
Durmadan morfin yapıyorlar
Kurtulsa da izi kalırmış
Yüreğini ezmiş aklının paletleri
 
Bir saatin tik-taklarıdır orda
Beşinci mevsimin adıdır şiir
 
VIII

Biz mi taşırız aşkları
Aşklar mı bizi
Şimdi hangi kentte
Yağdığını unuttuğum bir yağmur
Ertelenmiş bir aşkın saçlarını yıkıyor
 
O günden beri
Öznesi yaralıdır şiirin
 
 
 
IX

Orda yıldızlar daha parlaktır
Aynalar daha ayna
Yaşamaya başladığın an
Biraz daha koyulaşır ağaçların yeşili
 
Orası
Şiirin kendini göndere çektiği yerdir
 
 
X

Sensiz paslı bir çivi gibi duruyorum
Bir duvarın yüzünde
Ateşe ve rüzgâra dair bir dize kuşan
Bu geceyi teslim al
Bir selam uçur bana
Hâlâ bir sabah serinliği ise adresim
 
İnsana dair her çığlık
De ki şiirdir biraz

Sonraki Sayfa »

WordPress.com'dan blog alın.